Ahmet: İstersen Ercan bu gün Malatya dan uzakta iken neler yaptın, günlerin nasıl geçti o konuda konuşalım..

Ercan: Olabilir.

Ahmet: Nereye gittiniz.

Ercan: Doğu kara denize: Trabzon, Rize, Artvin.

Ahmet: Rize ye mi? Geçen ay büyük bir felaket yaşayan Rize de neler gördün.?

Ercan: Rize Çayelin de hâla felaketin izleri vardı. Beldenin ana caddesi deniz kıyısında, yerleşim bölgesi ise denize paralel  uzanan dağ eteğindedir. Bu nedenle selden arta kalanları cadde boyunca görmek mümkün. 

Ahmet: Peki evler, Evlerin durumu nasıldı?

Ercan: Ağaçların, gür bitkilerin arasındaki evleri rahat gözlemleyemedim. Ancak caddeye yakın üç dört katlı bir evin birinci katı dikkatimi çekti; Pencere demiri hâla bitki artıkları ve çamurla kaplıydı. Belli ki o daire tamamen su altında kalmıştı.

Ahmet: Belki de o evde yaşayanlar hayatını kaybetti.

Ercan: Bence de o evde yaşayan olsaydı mutlaka pencere demirlerini temizlerlerdi. Belli ki ya terk etmişler yada terk etmeye bile fırsat bulamamışlar.

Ahmet:  Çok üzücü.

Ercan:  Öyle yada böyle, şu şekilde yada bu şekilde  dönüş ancak Allah’a dır. Dönüş şeklinin türünün ne önemi olabilir ki? Esas önemli olan Müslüman olarak ölmektir.

Ahmet:  Sanırım haklısın.. hayır hayır. Şüphesiz haklısın. Felaket selde, yangında depremde ölmek değil; felaket Allah dan başkasına kul olarak ölmektir.

Ercan: Felaketi bildikten sonra, korunması imkansız değil. Belki kolay değil ama yeri ve gökleri yaratan Allah’ın  Müminlere yardım edeceğine vaat ettiğini bilmek dikenli yollara gül serpiştiriyor.

Ahmet: Ne güzel şey Müslüman olmak. Umutsuzluk, çaresizlik, şaşkınlık sele kapılmış çerçöp gibi sürüklenip gidiyor. Yerini Allah’ın rızasını kazanmak, dünyada doğru yaşamak, ahrette cenneti kazanma umudu; nerde, ne zaman ne yapacağını bilerek ayaklarını sağlam zemine basmak alıyor.

Ercan: Yetkililer; seller, depremler, orman yangınları için ellerinden geldiğince, güçlerinin yettiğince önlemler alıyorlar. Felaketlere karşı koyup, felakete maruz kalanların yaralarını sarıyorlar. Asıl felaketten haberdar olanlar neler yapıyor.

Ahmet: Yani Müslümanlar mı?

Ercan:  İçim öyle yanıyor ki yüreğimde bir yara açılmış gece gündüz kanıyor. İki yıl önceki on yedi ağustos depremini hatırlasana Ahmet, televizyonda izlerken bütün insanlar alabildiğine üzgünlerdi.

Ahmet: Evet o büyük afete karşı kayıtsız olan  hiç kimse yoktu. İnsanlar televizyonları başında hiç tanımadıkları felakete maruz kişiler için  ağlıyordu.

Ercan: Bu insanlar, aynı insanlar. Allah’a tapmakla beraber, Allah’dan başkasına da kulluk eden insanlar. Bilseler ki felaket burunlarının dibinde  hiç korunmazlar mı?

Ahmet: Müminlerin omuzlarında büyük sorumluluklar var. Sanki bu yük belimi gıcırdatıyor.

Ercan: Doğu karadeniz deki şehir merkezlerini göreceksin Ahmet. Bayanlar askılı, göbeği açık, Minicik penyelerle, daracık pantolonlarla batıl dinin tarzını nasılda benimsemişlerdi. Vitrinleri de aynı tarz giysilerle süslemişlerdi.

Ahmet: Bayanlar için o tarz giysiler satılıyor. İnsanlarda ne yapsın o giysileri alıyorlar.

Ercan: Olur mu hiç öyle şey Ahmet yüce Allah K.K’de hak dini suya batıl dinide suyun köpüğüne benzetmiş. Hak dine mensup olanlarında su gibi güçlü olması gerekmez mi? Rize çay eli selinde en büyük felaket aşırı yağmurdan değil, yağmurdan dolayı derenin önünün tıkanmasından dolayı derenin yatağını değiştirmesinden olmuş. Hiç su kaynağı, önünde set kabul eder mi? Kendine akacak başka bir yer bulur. Görmeni isterdim Ahmet asfaltın yarısını götürmüş. Kocaman bir dere yatağı yapmış, asfalt parcacıkların dan eser bile yoktu.

Ahmet: Suyun gücü… Aklıma güzel bir sözü getirdi. Taşı delen suyun gücü değil sürekliliğidir. Dere suyu sürekli aktığı için o kadar güçlüydü.

Ercan: Evet müminlerin çalışmaları da tatile girmeden sürekli olmalı ki güç bulabilsin.

Ahmet: Peki Malatya dan ayrılınca güzel faaliyetlerde bulunacak zamanın oldu mu?

Ercan: Elbette. Oldukça güzel bir ortamımız vardı. Doğu karadenize teyzemlerle birlikte gittik. Hepimiz birlikte Al-ı İmran Suresinin son on ayetini zikretmeyi hedefledik.

Ahmet: Nasıl yani.

Ercan: Her gün bir ayetin orijinalini, mealini ezberledik. Yüce Allah o ayeti kerimede kullarına neyi anlattığını daha iyi anlayabilmek için  alimlerin görüşlerini okuduk. Her akşam yemeğinden sonra hep beraber oturup o günün ayetini sırayla; orijinalini, mealini ve ne anladığımızı söyledik. On günün sonunda hepimiz. Al-ı İmran suresinin son on ayetini çok güzel zikrettik. O günden sonra akşam yemeğinden sonra on ayetin hepsini birlikte verdik. Buda daha seri okumamızı sağladı.

Ahmet: Çok güzel, Harika….. peygamberimizde her gece yatmadan önce Al-ı İmran suresinin son on ayetini okur öyle yatarmış.

Ercan: Bundan böyle bende yatmadan önce okuyacam.

Ahmet: Böyle güzel bir uğraşta bulunmak nerden aklınıza geldi.?

Ercan: Bize çevremizi gezip-görme , ibret almamızı nasip eden Allah’a şükretmek istedik.

Ahmet: Peki kitap okudun mu?

Ercan: Fırsat buldukça okudum. Bazen kendi görevlerimi bitiriyor. Diğerlerinin işlerini bitirmesini beklemem gerekiyordu. Birilerini beklemek ne sıkıcıdır bilirsin.

Ahmet: Bilmez olur muyum elbette bilirim.

Ercan: İşte o sıkıntıyı yaşamamak için insanın her an yanında kitap bulundurması gerekiyor.  Can sıkıntısı yaşamadığı gibi vaktini boşa geçirmemiş, güzel değerlendirmiş oluyor.

Ahmet: Bunu mutlaka bende yapacağım. Otobüs beklerken, sıra beklerken, buluşma yerinde arkadaşımı beklerken her yerde kitap okuyacağım.

Ercan: Esnaflar müşteri beklerken, Memurlar mesailerinin dolmasını beklerken, anneler ayaklarında bebeklerini sallayarak uyumasını beklerken….

Ahmet: Zira bilgi güçtür. Okuyan insanın kelime hazinesi daha geniş olur. Söylemek istediğini kısa ve özlü olarak söyleyebilir. İyi bir kitap iyi bir arkadaştır… Seni mutlu eden başka ne gibi uğraşın oldu. 

Ercan: Namaz saatlerinde camide yada herhangi bir yerde hep beraber cemaatle namaz kılmak, hep beraber Allah’a secde etmek bana büyük bir mutluluk verdi.

Ahmet: Cami bulmak güç oldu mu?

Ercan: Kesinlikle hayır. Türk insanı bu konuda o kadar duyarlı davranmış ki; tavanı, duvarları taştan, yeri toprak olan evlerden oluşan yaylalarda bile betonarme cami görmek mümkün. Şehirler arası yolda her benzinliğin mescidi bulunuyor. Ancak mescitler bomboş… kocaman, görkemli, içi çinilerle yada işlemelerle bezenmiş, tavanından göz kamaştırıcı avizeler sarkan, yerleri halılarla kaplı camiiler bomboş. Yalnızca namaz saatlerinde dokuz on kişi geliyor, namazlarını kılıp hemen dağılıyorlar. Oysa camiler müminlerin kederlerini , sevinçlerini paylaştıkları, günde beş kez bir araya gelip kaynaşıp, dostlaştıkları mekanlardır.

Ahmet: Hıristiyan, Yahudi gibi giyinen insanlardan oluşan beldelerin camilerinin bomboş olması beni şaşırtmadı.

Ercan: dileğim camilerin müminlerle dolup taşması. Namazda yalnız Allah’ın önünde baş eğip, batılın karşısında kıyama kalkacağını sembolize eden müminlerin namazlarını yaşamlarına taşıması.